Bir Tüpçü Dükkanında Başlayan Hikaye
Bu benim hikayem, belki sıkıcı gelebilir ama, bu yazıyı okuduğunda benim hakkımda her şeyi öğreneceksin
Giriş: Cesaretin Bedeli
Öğrenirsin: Yasak olan şey, daha da çekici geliyor.
Sınav sorularını çalıp arkadaşlarıma sattım. Okula torpil götürüp müdürün odasına attım (neden yaptım hâlâ bilmiyorum). Kekeme Ziya’yı, Türkçecinin kızı Deniz’i sevdiğini söylediği için hırpaladım. Hayatımda ilk defa “kıskançlık” duygusunu da o zaman tanıdım sanırım.
İçindekiler
Ama işte, her hikâyede bir “dur tabelası” olur. Benimki, hayatımın yönünü tamamen değiştiren o olayla geldi.
Rahmetli annem bir bilgisayar mühendisiydi, dayım da Almanya’da yaşıyordu. Dayım, anneme zamanında kendini tehlikede hissettiğinde kullanması için bir göz yaşartıcı sprey getirmiş. Annem onu hiç kullanmamış, yıllarca çekmecede saklamış. Benim meraklı kafam bir gün o spreyi buldu. 7. sınıftayım.
“Bakın lan, bu insanı anında ağlatıyor! ” diyerek okula götürdüm. İstiklal Marşı töreninde gizlice sınıfa girdim. Amacım dersi kaynatmaktı. Yanımda 3-4 arkadaş. Onur, spreyi aldı, parfüm gibi sağa sola sıkmaya başladı.
İlk başta sadece gülüyorduk. Sonra gözler yanmaya, boğazlar acımaya başladı. Ağlaya ağlaya sınıftan kaçtık. Tören bitince, bütün sınıf içeri girdi. Ve olan oldu.
Kızlardan biri — Arzum — astım hastasıymış. İçeride bayıldı. O an, bütün okul karıştı. Ben donup kalmıştım. Hayatımda ilk defa, gerçek korkuyu hissettim.
Kız dört gün hastanede yattı. Ben de o dört günü müdür yardımcısının odasında geçirdim. Kızın ailesi geldi, beni tehdit etti. İşte o gün, cesaretimin kabuğu çatladı.
Anladım ki, benim özgürlüğüm başkasının özgürlüğünü kısıtlıyorsa, o artık cesaret değil bencillik oluyor.
Annem o olaydan sonra okulumu değiştirdi. İlköğretimin son yılı kalmıştı, ama başka bir yere geçtim.
2. Bölüm: Yeni Okul, Yeni Ben
Yeni okul, yeni ortam, yeni ben…
Artık haylazlık değil, “çıkış yolu” arayan bir çocuktum. Öyle ya da böyle o bir seneyi de bitirdim.
Liseye başlayacağım yıl, babam tüpçülüğü bırakıp dış cephe mantolama işine girmişti. Ben de yaz tatilinde onun yanında çalışmaya başladım. Bir sabah. Ben de “Hayır, okuyacağım! ” diye karşılık verdim. Ama okullar çoktan açılmış, kayıtlar bitmişti. Ne yapacağımı bilmiyordum.
Sonra konuya dedem dahil oldu. Kendisi eski öğretmendi. “Benim Konya’da bir öğrencim var, şimdi okul müdürü. Çocuğu oraya gönderelim. ” dedi. Böylece kendimi Konya’da buldum. İstemeden, tanımadığım bir şehirde. Ama hayat bazen seni öyle yerlere savurur ki, o savruluşlar gelecekteki rotanı çizer.
Yeni okul dönemi başladığında hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Kendimi, bütün çocukluk enerjimi içime gömmüş bir halde buldum. 15 yaşında kocaman adam gibi hissediyordum kendimi. Konya gibi tanımadığım bir şehirde, dini bir yurtta kalıyordum. Kültür farkı siyah ile beyaz kadar belirgindi.
İstanbul’da doğmuş, kulağında küpeyle gezen, hızlı konuşan bir çocuk olarak orada uzaylı gibiydim. Her gün biri “Sen niye küpe takıyorsun lan? ”, “İstanbul’da herkes böyle mi? ” diye dalga geçiyordu. Ben de her defasında “Yeter ulan! ” diye patlıyordum ama o yalnızlık hissi içimi kemiriyordu.
Annem hastaydı, durumu her. Evden uzaktım, etrafımda kimse yoktu. Küçük bir çocuk için dünyanın en sessiz dönemiydi bu. Ama o sessizlikte bir şey olgunlaşıyordu — özgürlük arzusu. O yurtta geçirdiğim her gece, kendi kendime “Buradan gideceğim. ” diyordum.
Bazen hayal gücüm delirir gibi oluyordu. Haritalara bakıyordum — Antalya, İzmir, Çanakkale… Hepsi sıcak, hepsi deniz kokuyor, hepsi “kaçış” vaat ediyordu.
Bir gün, yıllardır babamın görmediği eski bir arkadaşı, Zeki Abi, Konya’ya geldi. Antalya’da yaşıyordu, Konyalı’ydı, memleketine ayda bir uğruyordu. Benimle tanıştı, “Sen buralık değilsin belli. ” dedi. O adamın o sözü, içimde bir kıvılcım yaktı. O günden sonra tek hayalim onun yanına gitmek oldu. “Yazın gel, bende kalırsın. ” dediğinde planım hazırdı bile.
Yurtta bir kural vardı: Gece 10'dan sonra gelirsen yurda giremezsin.
Bir gece parkta takılırken bir dayı ile tanıştım. Dayı birden içini açtı. O günden beri kendini alkole vermişti. Adamın muhabbeti sardı, gece 2’ye kadar sohbet ettik.
Yurda döndüğümde tabii ki içeri alınmadım. Konya’da tek yakın arkadaşım olan Özgür’e bağırdım, sesimi duyurmaya çalıştım. Cama çıktı, “Ne var ulan? ” dedi. “Cama çık, bu pimaş borulardan tırmanacağım! ” dedim. Tırmanmaya başladım; ilk katı geçtim, ikinci kata geldiğimde düştüm.
Düştüğüm yerden aniden kalkıp kaçmaya başladım. Çünkü yurttan atılabilirdim. Dirseğim inanılmaz acıyordu — çatlamıştı, ama farkında bile değildim. O geceyi dışarıda geçirdim. Sabah acısına dayanamayınca hastaneye gittim. ki: Bu sensin lan!
Tüm yaz çalıştım, para biriktirdim, ve sonunda o tura katıldım.
Ne bekliyordum bilmiyorum ama, hiçbir şey anlamadım.
Kültür şokuydu, dil bilmezdim, para yoktu.
İnanılmaz da yorucuydu.
Ama o yolculukta bir şey oldu.
O zehir kana karıştı.
Artık geri dönüş yoktu.
Dönünce kendi kendime dedim:
Ben bu hayatı yaşayacağım.
O zamanlar Türkiye’de gezginlik diye bir kavram yoktu neredeyse.
Sadece birkaç isim vardı: Rotasız Seyyah, Çağatay Özdemir, Berko falan.
Ama yabancı gezginleri takip ettikçe beynim yandı.
Adamlar Himalayalar’da, Tayland’da, Amazon’da.
Hepsi Hayat bir yolculuktur
diyordu.
Ben de o zaman dedim ki:
Bu yolu ben de yürüyeceğim, ama yalnız değil.
Ve o cümleyle birlikte, Mert devreye girdi.
Eski dostum.
Aynı delilik, aynı açlık, aynı merak.
O an kader çizgim netleşti.
Ben artık o tüpçü çocuğu değildim.
Ben artık dünyayı gezecek çocuğum.
4. Bölüm – Asya Rüyası ve Lockdown
Derslerle falan aram zaten hiçbir zaman iyi olmadı. Ama kafam hep uzaklardaydı. Ben yollarda olmalıydım. Ama tek sorun vardı: İngilizcem allak-bullak. Yine de içimdeki ses “bir yolunu bulursun” diyordu.
Sonra aklıma Mert geldi — eski dostum, aynı kafadan, aynı delilikte. Bir gün dedim ki: Kardeşim, Asya’ya gidiyoruz.
O da gözünü kırpmadan sadece “Ne zaman? ”
diye sordu. İşte o anda kader çizildi. Artık dönüş yoktu.
İki ay içinde pasaportları hallettik, çantaları topladık. Ve çıktık yola: Hindistan, Nepal, Myanmar, Tayland, Laos, Kamboçya, Malezya, Endonezya. Toplamda 11 ay. Yokluk içinde, ama hayatın ta kendisini yaşayarak.
Kimi zaman tren istasyonunun bahçesinde çadır kurduk, kimi zaman camilerde, tapınaklarda yattık. Kimi zaman abdest alınan yerlerde duş aldık. Kimi zaman 1 dolara yemek yedik, kimi zaman hiç yemek bulamadık. Ama içimizde bir ateş vardı — sönmüyordu.
Hindistan… O kadar kaotik bir yer ki, ilk üç gün neyin ne olduğunu anlamadım. Her şeyin bir sesi vardı: sokaklar, insanlar, inekler, dua sesleri. Orada fark ettim ki bu dünya sadece bizim bildiğimiz dünyadan ibaret değil. Yoksulluk, inanç, karmaşa ve huzur aynı sokakta yürüyordu.
Bazen sabah Ganj Nehri’nde güneş doğarken meditasyon yapan birini görüyordum; akşam aynı yerde 30 kişi kavga ediyordu. Ve ben her saniye büyüyordum.
Laos’ta, ormanın içinde elektrik olmayan bir köyde 3 gece kaldık. Bizi evlerinde ağırlayan yaşlı bir çift, kendi yemeklerinden paylaştı. Teyze. Ne dediğini tam anlamadım ama hoşuma gitti; hissettim. İnsan bazen kelimeleri anlamaz ama duyguyu anlar — öyle bir andı.
Tayland, Laos, Kamboçya derken yol bizi Malezya’ya getirdi. Couchsurfing’den bir ev bulduk; ev sahibi Jap adında biriydi. Biyogenetik mühendisiymiş, Antarktika dahil bütün kıtalarda bulunmuş bir adam. Evde üç kişi kalıyorduk ama onun hikâyeleri yüz kişilikti.
Bir gece oturduk, Jap dedi ki: “Yakında dünya duracak. Bu virüs her yeri saracak. İsterseniz burada kalın, size iş buluruz. ”
Biz o zamanlar ne virüsü, ne durmasını anladık bile — sadece güldük. “Abi sen çok film izlemişsin” dedik. Ama o film birkaç hafta sonra gerçek oldu.
Vakalar hızla yayılmaya başladı. Bütün dünya karıştı. Biz Bali’deydik; vizemiz bitmek üzereydi. Yolda tanıştığımız bir abimiz vardı — Türkiye’den kaçmış, bize Kore’ye gelin; orada çok kıyak işler var, çok para kazanırsınız demişti. Biz de o hafta Kore bileti aldık ama kalkış Jakarta’dan — Bali’den değil. “Jakarta’ya geçelim, oradan Güney Kore’ye uçarız. ”
dedik. 950 kilometrelik bir rotaydı; dedik “otostop çekeriz, olur bizim işimiz. ”
Yola çıktık. Ama yolun yarısında haber geldi: LOCKDOWN! Her şey bir anda durdu. Yollar kapandı, şehirler kapandı, ülkeler kapandı. Biz ise dünyanın öbür ucunda, paramız tükenmiş halde Jakarta’da kaldık.
O şehir tam anlamıyla bir distopya gibiydi: trafik yok, turist yok, herkes maskeli. Biz iki Türk gezgin… Başta şans yüzümüze gülmüştü ki, orada öğretmenlik yapan Amerikalı Kate neredeyse tüm covid boyunca bizi ağırladı. İlk günler eğlenceliydi — “Abi bu da deneyim” diyorduk. Sonra para bitti. Nasi goreng (pirinç) sürekli aynı tat oldu; midemde resmen çeltik tarlası çıkmaya başladı.
Konsolosluklara gittik, WhatsApp gruplarına girdik. Tüm dünyadan yüzlerce Türk gezgin vardı bizim gibi sıkışmış. Bir grup açıldı: “Jakarta Mağdurları”. Herkes bir çözüm arıyordu. Bir genç dedi ki: “Orhan Gencebay benim amcam, deneyeceğim; belki bize yardımcı olur. ”
Hep birlikte kahkaha attık — “Siktir! ” falan. Ama çocuk iki gün sonra ekran görüntüsü attı:
– Yiğen: “Amca, burada 150 kişi mahsur kaldı. Ne olur bir şey yap. ”
– Orhan Baba: “Tayyip Bey’le konuşacağım. Berhüdar olun. ”
Biz Mert’le kahkahaya boğulduk. Her gün birbirimize “Berhüdar ol Mert! ” diyorduk. Ama sonra o şaka gerçek oldu. Konsolosluk herkese mesaj attı: “İki hafta sonra charter uçuş var. Bilet 650 dolar. Bu tek şansınız. ”
Bizde o para yoktu. Gururluyduk — kimseye dilenmedik. O uçağa binemedik.
Bir ay sonra düzenli uçuşlar başladı ama o zamana kadar tükendik. Bir yılı aşkın süredir yollardaydık; Jakarta bizim için bir hapishaneye dönüştü. Ve tam o sırada aklıma bir fikir geldi: “Ben yarın bir gün buradan kurtulacağım; bu Endonezyalıları Türkiye’ye getireyim — bizde lockdown yok, tur yapar para kazanırım! ”
İlk başta kimse inanmadı. Ama ben 5 kişilik bir grubu gerçekten ikna ettim. Mert abisinden borç aldı, ben biraz destek buldum ve ülkeye döndük.
5. Bölüm – Dönüş, Boşluk ve Zehir
Evet, dönmüştüm ama ben ne yapacaktım? Tamam, o 5 kişilik grup çok yakında geleceklerdi. Peki sonra?
Endonezya’da kaldığım neredeyse bir yıl boyunca kurduğum ağın, dostlukların, arkadaşlıkların ki: Zaten hayalin Asya’da yaşamak; neden Türkiye’den Endonezya’ya turlar düzenlemiyorsun? Hem ilk müşterin biz oluruz.
Aklıma yattı ama daha yeni dönmüştüm — önce kendimi toparlamam gerekirdi. Çok güvendiğin bir kişiden büyük bir darbe yemek, hiç tanımadığın birinden yediğin darbe yemekten 1000 kat daha ağır gelir insana.
Kendimi tedavi etmeliydim.
8. Bölüm – Airbnb Günleri ve Yeni Hisler
Döndüğümde ev kiraları uçmuş, ekonomi çökmüş, insanlar sinir küpüydü. Bir yandan da dolandırıldığım o son olayın ağırlığı hâlâ üzerimdeydi. Dostum, hayat o dönem m ki: Yeter lan.
Kendime 14 günlük bir Fethiye tatili ayarladım. Gittim, yürüdüm, yüzdüm, yazdım, yazdım, nefes aldım — yalnız kaldım. Orada tekrar şarj oldum.
İstanbul’a döndüğümde artık bir kararım vardı: Kendi işimi kuracaktım. Ama klasik anlamda değil. Bir ofis, masa, kartvizit değil. . Daha özgür, daha seyahatle iç içe bir şey olmalıydı.
Ve o fikir geldi: Airbnb.
Beşiktaş’ta üç odalı bir daire tuttum. Bir odasında ben kaldım, diğerlerini kiraladım. Misafirlerim dünyanın dört bir yanından geliyordu: Brezilyalı, Fransız, Japon, Amerikalı. .
Hepsiyle tek tek tanışıyor, muhabbet kuruyordum. Ev, bir hostel havasına bürünmüştü. Her gün başka bir hikâye, başka bir insan.
Ama ben misafirlere sadece bir oda değil, bir deneyim satıyordum aslında. Onlara İstanbul’u benim gözümden gösteriyordum. Kah Tophane’de nargile içiriyor, kah Karaköy’de sabaha kadar sohbet ediyordum.
Ve fark ettim ki, Airbnb işi benim için para değil, bağlantı kurma işiydi.
Derken 2024’te bir haber geldi: Airbnb Türkiye’de yasaklanıyor.
Bir anda dünya başıma yıkıldı. Yasallaştırmak istedim ama prosedür dağ gibiydi. Masraflar, belgeler, ruhsatlar. . Lan sanki NASA üssü açıyorum.
Tam o noktada, hayat m.
Sabah hangover’la uyanınca uçağı kaçırdık, BlaBlaCar’la gittik. Yolda, güldük, sessizleştik, tekrar güldük.
Antalya’da üç günlüğüne planladığımız gezi, tüm mutluluk ve güven tohumlarını attı. Doğusunu, batısını, şehir merkezini — her yerini gezdik.
Ben zaten Antalya’ya çocukluğumdan beri aşıktım, ama o gezide her şeyi yeniden sevdim.
Ve Leman’la beraber bir şey fark ettim: Birini sevmek, aynı manzaraya bakarken sessiz kalabilmektir.
Ne bir kelime, ne bir açıklama gerek… sadece o an.
İstanbul’a döndüğümüzde o memleketine, Bakü’ye gitti. Ben de Airbnb işinin yasal kısmına gömüldüm.
Sonra baktım ki özlemişim. Topladım çantamı, ben de Bakü’ye gittim.
10. Bölüm – Karar Anı
Bir ay boyunca Bakü’nün her yerini gezdik. Annesiyle tanıştım; şakayla karışık "kızını kaçıracağım" dedim. O da gülerek “Onun için ne güzel olacaksa, öyle yapın. ”
dedi. Oh be!
Sonra Gürcistan’a geçtik. Buralar benim “bir gün giderim” dediğim yerlerdi — ve gittim.
Gezerken sürekli aynı konuyu konuşuyorduk: “Sonra ne olacak? ” O, Avrupa’ya gitmek istiyordu; kariyer planlıyordu, çok para kazanmaktan bahsediyordu. Ben ise Asya’ya geri dönmek istiyordum.
Seçenekler basit görünüyordu ama anlamı büyüktü: Ya Avrupa’da ikinci sınıf muamelesi görüp tabiri caizse ağır çalışacaktık, ya da Asya’da ucuzluk içinde, ama özgürce yaşayacaktık.
Uzun konuşmalar, tartışmalar, beklemeler… Sonunda “Tamam” dedi. Beş ay sonra birlikte Asya’ya bilet aldık.
11. Bölüm – Bali: Eve Dönüş
Asya’ya indiğimizde içimden sadece bir cümle geçti: “Evime döndüm. ”
Leman yanımdaydı, ben de artık 30 yaşıma basmıştım. Hayatta ilk kez hem sevdiğim kadınla hem de sevdiğim topraklarda aynı anda bulunuyordum.
Bu öyle bir histi ki… Sanki yıllardır aradığım “neden” bir anda anlam kazanmıştı.
Evet, İstanbul’da param vardı, işim vardı ama ruhum tutsak kalmıştı. Bali’de ise tam aradığım ruh vardı.
İlk haftalarda her şey yavaş aktı. Kendimize bir ev tuttuk — üç katlı, çevrenin en yüksek binası. Üç yıllık kirayı peşin verdik, çünkü buraya kök salmaya niyetliydim. Ve o ev, hayatımda ilk kez “gerçek bir yuva” hissettirdi.
Günlerimiz sade ama anlamlı geçiyordu. Leman, 8 yıl jimnastik yaptığı için her sabah bir egzersiz rutini vardı. m ki, zamanı geldi. Böyle doğdu Esat Can Travel.
Bir marka değil aslında — benim hayal gücümün, cesaretimin, yaralarımın ve inancımın birleşimi. İlk turlarımı düzenlemeye başladım: küçük gruplar, özel rotalar. Endonezya’nın kalbinde, tamamen lokal fiyatlarla.
Sözleştiğimiz gibi kuzenim ve ailesiyle başladım. Sonra üç farklı grup daha geldi. Kalimantan’da kabile ziyaretleri yaptık, yağmur ormanlarında trekking. Herkes mutlu ayrıldı, hepsi “seneye tekrar geliyoruz” dedi.
İşte o an anladım ki, ben sadece tur düzenlemiyorum… İnsanlara hayatlarının en unutulmaz deneyimini veriyorum.
2025’te KITAS’ımı (kalıcı oturum iznini) aldım. Artık yasal olarak Endonezya’da iş yapabiliyorum. Sekiz farklı turizm acentasıyla anlaşma yaptım. Artık işler büyüyor.
Ama en güzeli neydi biliyor musun? Bu kez, hepsi benim değerlerimle büyüyordu. Burada para sadece bir araç. Benim asıl kazancım, tur sonunda gözleri dolan misafirler. “Bu seyahat bana çok şey kattı” diyen yüzler.
Bazen onlarla birlikte ağlıyorum bile. Yakında Flores’e gidiyoruz. Burada bir başka projemi hayata geçiriyorum. Bu da sürpriz olsun — yakında her şeyi göreceksin.
Yeni bir keşif, yeni bir hikaye. Her rotada, her durakta, biraz daha “ben” oluyorum.
Bu hikayeyi buraya kadar okuduysan — gerçekten teşekkür ederim dostum. Beni, satır aralarından tanımaya çalıştığın için, yargılamadan, filtresiz bir şekilde dinlediğin için.
Ben artık şunu çok iyi biliyorum: Kendini bulmak, başka bir ülkeye gitmek değil.
Kendini bulmak, artık kaçmamak.
Kaçmadım. Kendimle kaldım, korkularımla yüzleştim, ve o yüzleşmeden “Esat Can” doğdu.
“Seyahat, varılan yerle değil, yolda geçen zamanla ilgilidir. ”
Şimdi önümde uzun bir yol var. Ama bu kez yanımda yalnızca çantam değil, hayatın anlamını da taşıyorum.
Takipte kal dostum. Ben Bali’den yazmaya devam edeceğim. Ama emin ol, yazdıklarım sadece bu adadan değil — insanın kendi içinden de geçecek.